Monday, May 28, 2012

YARATANI YARATMAK


“Candan cana görkemli bir yol var.
Gönlüm uyanık, o yolda sevdayı arar.
Hoştur gönlüm, hoştur – saf bir su gibi:
Saf bir su ışıldar – aya saf ayna tutar[1].


Türkçemizde bir çok kelime, tekerleme var. Diğer kelimelerle pek ilişkisi olmayan... Örneğin ‘tıngır mıngır gitmek’, ya da ‘attaya gitmek’... Uluslararası ortamlarda çalışan büyük sistem operatörleri, mühendisler ya da kontrolörler kahve masasında, günlük hayatta hiç ummadıkları zamanlarda küçük surprizlerle karşılaşırlar, bu tür kelimelerle ilgili... Örneğin ‘kolye’ kelimesinin Fransızca ‘collier’ ile aynı olduğunu bir sohbet sırasında öğreniverirsiniz.

Günlük dille ilgili bu hoş surprizler, zaman geçtikçe, kütüphane ve ‘kahve masası sohbetleri’nde giderek daha derin konulara kayar. Örneğin Badische Landes Bibliothek’te ki Almanların 1000lerce yıl önce yurdumuzda yaşamış Hitit metinlerinin tercümesi...


DINGIR-LIM E-na “in des Gottes Haus” (Tanrının evinde)[2].
At-ta-as ut-tar “des Vaters wort” (Babanın sözünde)[3].
An-na-as DINGIR-LIMas ”die mutter des Gottes” (Tanrının anası)[4].


Özellikle ‘Ana’ kelimesinin çok eski Anadolu kültüründe var olması, üstelik bunun Batı’da yaygın bir bayan ismi olan ‘Anna’ ile benzerliği çarpıcı bazan da rahatsız edici olabilir. Dilerseniz bir de antik
Mısır’da “Ölülerin Kitabı’na’ bakalım.

Nefer – beatiful (güzel) [5] . 7
Neb – lord (tanrı) [6] . 10
Neter nefer mer en neb – the god beautiful, beloved of the lord [7] . 19
Hak - the god Hak (Hak tanrısı) [8] . 69.


Örnekleri çoğaltmak mümkün. Sorun bu benzerlikler karşısında kişinin nasıl bir tavır alacağı...

Farklı kültürler arasında, üstelik bazan binlerce yıl zaman farkına karşın bazı kelimelerin yalnız sessel değil anlam olarak ta benzerlikler taşıması söz konusu. Sizce ‘ana’ ‘baba’ gibi çok temel bazı kelimeler çok eskilerden bu güne gelmiş, bütün dünyaya yayılmış olabilir mi?

Bu soruyu sorduğum Holanda’lı bir arkadaşım kestirmeden ‘Yok öyle şey. Bu yalnızca bir ses benzerliği, bir tesadüf!’ demişti. Benim cevabım, ‘BİLEMEYİZ’. Bugün var olan, gücümüz dahilindeki imkanlarla, bunu ispat etmek hemen hemen mümkün değil. Ama hayat devam ediyor ve işlerimizi yürütebilmek için bir seçim yapabilir, ‘böyle bir ilişki var veya yok’ diye ‘İNANABİLİRİZ’. Yaptığımız seçimi bir hipotez olarak kabul edip doğruluğunu zaman içinde kontrol etmek imkanımız da var, bilim adamları gibi...


Halikarnas Balıkçısının eserlerinde sık sık referans gösterdiği İngiliz tarihçi J.B. BURY kabaca şöyle der:
‘Seyahate çıkar Roma’ya gidersem ve orada alman bir arkadaşıma tesadüf edersem bu anlamlı ve hoş bir tesadüf(contingency) olur. Oysa aynı gün daha başka çok sayıda insana da raslarım, onlarla karşılaşmam da tesadüftür ama bir değeri yoktur(coincidence). Tarihte bir çok önemli olay tesadüflere dayanır ama bunların bazıları değerli tesadüf(contingency)’dir. Örneğin, Napolyon’un başarıları sosyal ve ekonomik gerçeklere dayanmakla birlikte bir o kadar da Napolyon’un kişisel askeri yetenekleri yüksek bir kişi olması tesadüfüne bağlıdır.’



Avrupa’da ki ‘Anna’ kelimesinin Türkçe ve Hitit’çedeki ‘Ana’ kelimesine benzerliğini isterseniz salt bir tesadüf olarak görürsünüz isterseniz bu benzerlikten hoşlanır ve onu bir ‘contingency’ olarak değerlendirir, mutlu olursunuz[9].
-----------------------
Türk dil kurumu sözlüğünde ‘yaratmak’ kelimesinin anlamı:
1. -i, din b. (***) Allah, olmayan bir şeyi var etmek
"Allah, mutlaka dünyayı kullarına sevdirmek için baharı yaratmış olacaktı." - Ö. Seyfettin
2. nsz, mecaz Zekâ, düşünce ve hayal gücünden yararlanarak o zamana kadar görülmeyen yeni bir şey ortaya koymak, yapmak
"Bir cazibe yaratmak için ne yapmalı diye düşünüyorduk." - F. R. Atay
3. nsz, mecaz Olmasına, ortaya çıkmasına yol açmak, sebep olmak
"Bu haber sinirli bir hava yarattı. Yangın büyük tehlike yarattı."


Merriam-Webster’de ‘create’ sözcüğünün anlamı:
Definition of CREATE

transitive verb

1: to bring into existence
2 a : to invest with a new form, office, or rank b : to produce or bring about by a course of action or behavior
3 : CAUSE, OCCASİON
4 a : to produce through imaginative skill b : DESİGN

intransitive verb

1 : to make or bring into existence something new
2 : to set up a scoring opportunity in basketball

Examples of CREATE
1. Several new government programs were created while she was governor.
2. The President has announced a plan to create new jobs.
3. the scientists who created the world's first atomic bomb
4. The machine creates a lot of noise.
5. It can be hard to create a balance between work and family.
6. She creates a friendly and welcoming atmosphere for her guests.
7. The advertisements are intended to create demand for the product.
8. I've been creating music for over 30 years.
9. She enjoys creating new dishes by combining unusual ingredients.

Origin of CREATE
Middle English, from Latin creatus, past participle of creare; akin to Latin crescere to grow — more at CRESCENT
First Known Use: 14th century


İngilizce’de
1-Tanrı yeri ve göğü yarattı. - iletken
2- Bir çok hükümet programı onun yönetici olduğu zamanda yaratıldı. – edilgen.
Yeni bir şeyin var edilişi hali için create kelimesinin edilgen kullanılması çok zarif bir yaklaşım.

Sorun bir şeyi yoktan var etmek yeteneğinin yalnız Yaratıcıya ait olup olmaması... Çünkü bu durumda, örneğin teknik bir konuda ders verirken bile ‘Bir x değişkenini yarattım’ demeniz pek doğru değerlendirilmeyebilir.

Sorun kişilerin nasıl bir Yaratıcıya İNANMASI ile de ilgili. Varlıkların dışında var olan ve evreni gözleyen bir Yaratıcı mı, ya da evrenin herşeyin başlangıcında var olup geleceği tasarlayıp kuran bir Yaratıcı mı, ya da var olan olacak olan bütün madde ve boşluk,ve onların dışında ki fizik ötesi, gelecek ve geçmişi kucaklayan bizim algılayamayacağımız ama belki hissedebileceğimiz bir bilinmeyen mi? Bu son anlayışın izlerini sık sık Mevlana’da görmek mümkün:


Gönlümdeki iç ve dış O’dur. Bende can O.
Gövdem damarım, ruhum O’dur. Bende kan O.
Tek Tanrı’ya çok tanrıya tapmak bir mi?
Bak, benzeri yok varlığımın: Var olan O[11].



Öyle ise örneğin bir bestecinin bir eser yaratması aslında Yaratıcının o bestecinin eli ile bir eser yaratması olarak değerlendirilebilir. Bir bakıma Yaratıcıyı oluşturan unsurlar ve bunlardan biri olan doğa bir değişime uğrar her yeni şey yaratıldığında... Bu yaklaşım da sorun, herşeyin birebir Yaratıcı tarafından mı belirlendiği, evrenin bu değişiminde rasgeleliğin yeri olup olmadığı... Bu konuya birazdan gelmek üzere şimdi yazının başlığını oluşturan soruya yönelelim.

Yaratanı yaratmak mümkün müdür? Bizim ailemiz Rumeli göçmenidir. Ailemizde babanın adını toruna vermek adettir. Baba babasının yani kendini ‘yaratan’ kişinin adını vererek bir bakıma kendini ‘yaratanı’ ‘yaratmış’ olur. Tabii bu basit ve bir bakıma çarpık bir düşünce... Ama derinlemesine düşünürseniz eğer... ‘Yaratanı anne babanızı severek onlar üzerinden seviniz[12]’ diyen müslüman inancı, yaratıcılığın atanabilirliğine, iletilebilirliğine işaret etmiyor mu acaba?

Kişiyi ‘yaratan’ sadece anne ve babası değil... Anne ve baba sadece yüzyıllar boyu yaşamış yüzlerce nesil insanın biyolojik özelliklerini, elini kolunu, saçının rengini kalıtım ile çocuklarına taşır. Kişiyi yaratan milyonlarca yıllık evrimin gizemidir belki de...

Kişiyi yaratan malesef yalnızca dışımızda bulunan sonsuz bir gizem de değil... Kişiyi anne babası, ailesi, eğitim gördüğü okullar ve parçası olduğu toplum da yaratır. Eğer herşey tamamıyla Yaratıcının kontrolünde olsaydı neden ‘Size Rabbinizden basiretler geldi. Artık kim görürse kendine, kim de körlük ederse kendi aleyhinedir. Ben sizin üzerinize muhafız değilim[11]’ der müslümanların kutsal kitabı?


Hiristiyanların kutsal kitabı İncil;
Luke 10 – 27, Bible, “Love the Lord your God with all your heart and with all your soul and with all your strength and with all your mind, and love your neighbor as yourself[12] .” der.


“Eğer herşey tamamıyla Yaratıcının kontrolünde olsaydı neden 2. Dünya savaşında bu kadar çok insan öldü?” İşte bu soru hala Avrupa insanının vicdanında kanayan bir yara. 20 yüzyıl Avrupa’sını anlamak bu soruyu sormadan mümkün olmaz...

20 yy sanatı dünya savaşlarının temelinde yatan azgınlaşmış romantik düşüncelere karşı tepki olarak gelişti. Kullanılan teknikler romantizmin tekniklerini kırıp yerine alternatifler bulmağa çalıştı. Ülkemizde ise toplumsal olgunluk hala romantizden öteye gidememekte... Oysa Avrupa kendini yaratıcı yerine koyan büyük liderlerin liderlik anlayışı yerine, yaratanı yaratmak yoluna gitmiştir.

20 yy sanatçısı ürünlerinde Wagner gibi kesin hatlar ve netlik yerine, hem kendilerine hem icracıya daha çok serbestlik veren yöntemler seçmişler, hatta bir takım sınırlar çizerek icracıyı o sınırlar içinde tamamen serbest bırakmışlardır. Böylece bestecinin yarattığı eser icracı tarafından yeniden yaratılmakta ve besteci yaratan mekanizmayı yaratmış olmakta...

20 yy teknolojisinde örneğin bilgisayarda program yazan programların yapılması, her türlü iş için geliştirilen araçlar, robotlu üretim, tıp ve biyoloji alanlarında fare sırtında insan kulağı yetiştirilmesi, hayvan klonlama, yaratıcılığın yeni bir yaratıcıya atanması olarak değerlendirilebilir.

Aslında 20yy’ın aşırı güçlü liderler yerine geliştirdiği demokrasi de benzer bir çözüm, toplumun yaratıcılığının seçilmiş kişi ve kurumlara atanması değilmidir?

Burada kavramlar biraz karışıyor. Yaratanı yaratmak, yaratanın bir aracı kullanarak bir başka şey yaratması, geçişken bir fiil... Öte yandan yaratılan herşey yaratıcıya ait, onun kalıtımsal bir parçası...

Dede bir insan, baba bir insan. Baba bir insan yarattığında o çocuk ta bir insan. Benzer şekilde içinde bulunduğumuz toplumda her birey ve hatta içinde bulunduğumuz dünyada taş, toprak, doğa herşey yaratıcının bir parçası, bir yansıması...

“Know that the world of created beings is like pure and clear water, reflecting the attribues of God. Their knowledge, justice and kindness reflect God’s like a heavenly star is reflected in running water. Earthly kings reflect God’s kingship. Scholars mirror the wisdom of God. People and nations may change as one generation replaces another; but the divine attributes are eternal. The water flowing in the stream changes many times, but the reflection of the moon and the stars in the water remain the same[13].”


Peki, bir kaç sorum daha var. Yaratıcı kendini yaratabilir mi? Yaratıcı zamanla değişebilir mi? Örneğin günümüzde sınırlı da olsa robot yapan robotlar var. Ama sanırım burada Yaratıcı olarak, kainatın Yaratıcısı olarak neyi algıladığımız ya da neye inandığımız önemli. Kanuni Sultan Süleyman’ın İstanbul Üniversitesinin tarihi kapısından geçerek gidip görebileceğiniz türbesinde müslümanların kutsal kitabından alınıp yazıldığı gibi “Onlarsa Allahın dilediği kadarından başka, onun ilminden başka hiçbir şey kavrayamazlar[14].” Sorun ‘neyi bilmediğimizi bilmememizden’ kaynaklanıyor. Bu bilgiye ulaşmamız mümkün değil, ufuk çizgisi gibi biz yaklaştıkça uzaklaşıyor[15]. Bu durumda bir hipoteze, örneğin kainatın başlangıcındaki büyük patlamaya, var olan dinlerden birinin belirlediği bir açıklamaya ya da böyle bir yaratıcının hiç olmadığına İNANMAK durumundayız.

Eğer soyut olarak yaklaşırsak, kainatın var olan soyut bir düzen, süreç, varlık ya da bunların değişken bir bileşkesi olduğuna ve dünyamızın bunun bir yansıması olduğuna inanabiliriz. Bu durumda tüm dinler ve hatta geçmişte var olup sonra yok olmuş inançların hepsi bu yüce varlığın dolaylı-dolaysız ama kendince değerli bir yansıması olmaz mı? “Eğer Allah isteseydi sizi tek bir ümmet yapardı. Lakin O size verdiği içinde sizi imtihan etmek için ayrı ayrı fırkalara böldü. Binaenaleyh hayırlı işler hususunda birbirinizle yarışın[16] .”
Uluslararası bir kuruluş olan EUROCONTROL’de çalışmış, Avrupa’nın hava trafik güvenliğine uygun görülen katkıda bulunmuş bir mühendis olarak, bence, gelmiş geçmiş ya da yaşıyan her bir insanı ayakta tutan, var olmuş ve olacak bütün dinler, büyü törenleri muskalar, idoller,bağımsız düşünceler, yaklaşımlar hepsi hepsi kıymetlidir, saygıdeğerdir.


Zorlukta insanı ayakta tutan inançtır.


Ali SARAL
Ora et Labora – Dua et ve çalış.
Referanslar:

[1,11] Mevlana Celaleddin Rumi, “Candan Cana, Mevlana Celaleddin Rumi’den Seçme Rubailer”, Türkçeleştiren: Talat HALMAN, Türkiye İş Bankası Yayınları, sayfa 17, 80.

[2,3,4] YOSHIDA, Daisuke, “Die Syntax des althethitischen substantivischen Genitivs”, Karl Winter – Universitaetsverlag, Heidelberg 1987, sayfa 14, 16, 32.

[5,6,7,8] Ani’s Papyrus, translation and transliteration, BUDGE, E.A. Wallis, The Egyptian Book of the Dead, Dover Books on Egypt, 1967, sayfa 7, 10, 19, 69.

[9] BURY, J.B., ‘Selected Essays of J.B. Bury’,Adolf M. Hakkert - Publisher, 1964

[10] Lokman Cüz 21 Sure 31 – 14: “Biz, insana anababasını (gözetmesini) tavsiye ettik... ‘Bana ve ananababana şükret. Dönüşün ancak banadır.’”, DAVUDOĞLU Ahmed, Kur’An-ı Kerim ve Türkçe Meali, Bahar Yayınları.

[11] El-en’am Cüz 7 Sure 6 – 104 “Size Rabbinizden basiretler geldi. Artık kim görürse kendine, kim de körlük ederse kendi aleyhinedir. Ben sizin üzerinize muhafız değilim.”, DAVUDOĞLU Ahmed, Kur’An-ı Kerim ve Türkçe Meali, Bahar Yayınları.

[12] Luke 10 – 27, Bible, “Love the Lord your God with all your heart and with all your soul and with all your strength and with all your mind, and love your neighbor as yourself.”

[13] Mevlana Celaleddin-i RUMI, Compiled by MABEY, Juliet, RUMI, A Spiritual Treasury, One World Publications, MASNAVI VI-3172-8, sayfa 49.

[14] El Bakara Cüz 2 Sure 2 - 255: “Onlarsa Allahın dilediği kadarından başka, onun ilminden başka hiçbir şey kavrayamazlar.”, DAVUDOĞLU Ahmed, Kur’An-ı Kerim ve Türkçe Meali, Bahar Yayınları.

[15] HEIDEGGER Martin, Discourse On Thinking, ‘Conversations On a Country Path About Thinking’, Harper Perennial, s.88.

[16] El-Maide Cüz 6 Sure 5 – 48: “Eğer Allah isteseydi sizi tek bir ümmet yapardı. Lakin O size verdiği içinde sizi imtihan etmek için ayrı ayrı fırkalara böldü. Binaenaleyh hayırlı işler hususunda birbirinizle yarışın.”, DAVUDOĞLU Ahmed, Kur’An-ı Kerim ve Türkçe Meali, Bahar Yayınları.



Friday, May 18, 2012

Hayat ne kadar acımasız - Life is so rude...


Hayat ne kadar acımasız...

Life can be so rude...

La vie peut être si grossière


Kötü bir şeyin olması daha kötüsünün olmayacağını göstermez.
The fact that something bad has happened does not mean worse will not.

Le fait que quelque chose mauvaise s'est produit ne signifie pas que plus mauvais pas.


Karayiplerde bir uçak kazasında
In an airplane accident at the Caribbean Sea

Dans un accident d'avion à la mer des Caraïbes


uçak havada patlamış, insanlar yanmış,
the aircraft exploded, people got burned,

les avions ont éclaté, les gens obtiennent brûlés,


sonra çok yüksekten denize düşmüş,
then they fell down several meters into the sea,

alors ils sont tombés vers le bas plusieurs mètres dans la mer,


daha sonra da köpek balıkları tarafından yenmişti.
then they were eaten by the sharks.

alors ils ont été mangés par les requins.


Hayat ne kadar acımasız...
Life is so rude...

La vie est si grossière...


Öyle ise içinizdeki en iyiyi en kötü anda çıkartabilin,
So, may the best in you be able to come out at that moment,

Ainsi, peut le meilleur dans vous pouvoir sortir à ce moment,


tedbirli olun, esirgeyici olun!
be cautious, be vigil!

soyez prudent, soyez vigile !


Ali SARAL

EUROCONTROL (1992 - 1997)

Saturday, January 28, 2012

The Definition of Genocide

With my strong belief that any discussion of so called rights etc... should accompany due respect and compassion for the lives of beloved ones that faded a way in the turmoils caused by the games between Russion Csars' and Ottoman Kings'
egos. Alas today, both sides forget to acknowledge the value of human life in their striving for 'success'...

Ali R+ SARAL

The Convention on the Prevention and Punishment of the Crime of Genocide (CPPCG) was adopted by the UN General Assembly on 9 December 1948 and came into effect on 12 January 1951 (Resolution 260 (III)). Article 2:

Any of the following acts committed with intent to destroy, in whole or in part, a national, ethnical, racial or religious group, as such: killing members of the group; causing serious bodily or mental harm to members of the group; deliberately inflicting on the group conditions of life, calculated to bring about its physical destruction in whole or in part; imposing measures intended to prevent births within the group; [and] forcibly transferring children of the group to another group. (Article 2 CPPCG)

La convention sur la prévention et la punition du crime du génocide (CPPCG) a été adoptée par l'Assemblée générale de l'ONU le 9 décembre 1948 et a entré en vigueur le 12 janvier 1951 (résolution 260 (iii)). Article 2 :

Actes suivants l'uns des commis avec l'intention pour détruire, entièrement ou partiellement, a national, ethnique, racial ou religieux groupe, en tant que tel : membres de massacre du groupe ; entraînant le mal corporel ou mental sérieux aux membres du groupe ; délibérément infligeant sur les conditions de groupe de la vie, calculés pour provoquer sa destruction physique entièrement ou partiellement ; les mesures imposantes ont prévu pour empêcher des naissances chez le groupe ; [et] enfants de force de transfert du groupe à un autre groupe.

1948’de Birleşmiş Milletler Soykırım Suçunun Engellenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nin (SSECS) 2. maddesi soykırımı “ulusal, etnik, ırksal ve dinsel bir grubun bütününün ya da bir bölümünün yok edilmesi niyetiyle girişilen şu hareketlerden herhangi biridir: grubun üyelerinin öldürülmesi; grubun üyelerine ciddi bedensel ya da zihinsel hasar verilmesi; grubun yaşam koşullarının bunun grubun bütününe ya da bir kısmına getireceği fiziksel yıkım hesaplanarak kasti olarak bozulması; grup içinde doğumları engelleyecek yöntemlerin uygulanması; [ve] çocukların zorla bir gruptan alınıp bir diğerine verilmesi.” şeklinde tanımlar.[1]

Sunday, October 23, 2011

On Visual Perception

We not only see more than we see,..., we also see less than we think we see.

The Phenomenological Mind
Shaun GALLAGHER and Dan ZAHAVI

Routledge 2008

Tuesday, September 13, 2011

Respect the Dignity of Dead Bodies of the Accident Victims

A couple of years ago after an airplane accident in the old Soviet Union, Turkish newspapers Milliyet and Hurriyet and some others printed the pictures of the burned bodies of the victims displaying their sexual organs.

Today Milliyet printed pictures of a gas accident in Africa with similar pictures...

There must be a way to stop this. These new papers can not effort to send people there to take these pictures. They probably bought them from international photo agencies.

This inhuman way of making money is completely unacceptible.
It looks like vulture birds that make their living over dead bodies.

We must find a way to stop this. Pleas, please, Please do something now.

Ali Riza SARAL
former FPP engineer of EUROCONTROL
(European Agency for the Safety of Air Navigation)

Sunday, August 21, 2011

To Leave Space - De Laisser Space - BOŞLUK BIRAKMAK

TO LEAVE SPACE
De laisser un espace
BOŞLUK BIRAKMAK

Civilized manners depend on the skill of leaving space.
Les manières civilisées est dépendent de l'habileté de laisser de l'espace.
Medeni tavırlar boşluk bırakmak ustalığına dayanır.

Leave space to the ladies to let them pass first through a door. Give your seat to the elderly on a bus...
Laissez un espace pour les dames pour les laisser passer d'abord par une porte. Donnez votre siège pour les
personnes âgées sur un bus ...
Bir kapıdan geçerken başkasına ya da bir bayana bizden önce geçebilmesi için boşluk bırakıp yol vermek ya da yaşlı bir insana otobüste yer vermek…

Do not speak loud continuously so that your correspondent may have a chance to intervene. Speak sometimes slow or even stop in a light manner so that you can hear the person you talk to...
Ne pas parler fort en permanence pour que votre correspondant peut avoir une chance d'intervenir. Parlez parfois ralentir ou même arrêter d'une manière légère de sorte que vous pouvez entendre la personne
que vous parlez à ...
Konuşurken hiç kesintisiz ve yüksek sesle değil, karşımızdakinin gerek gördüğünde araya girebilişi için şans tanıyacak şekilde, zaman zaman biraz yavaşlayarak hatta durarak ve onu duyabileceğimiz şekilde hafifleyerek…

Leave space between the cars when driving, just in case the driver on the front makes a mistake...
Laissez un espace entre les voitures lors de la conduite, juste au cas où le conducteur sur la face avant fait une erreur ...
Otomobil kullanırken önümüzdeki şoförün hatalarına karşı öndeki araba ile bizimki arasında mesafe bırakarak…

Leave the space to make up for the mistakes of others.
Laisser de l'espace pour rattraper les erreurs des autres.
Günlük hayatta ilişkilerimizde insanlara hata yapmak şansı tanımak için gerekli mesafe ve zararı telafi edecek maddi manevi payı bırakarak…

Give people time and opportunity to correct their mistakes or explain their behaviour...
Donner aux gens le temps et la possibilité de corriger leurs erreurs ou d'expliquer leur comportement ...
İnsanlara davranışlarını açıklamaları ya da düzeltişleri için zaman tanımak…

Leave some time to your subconscious to solve problems, or remember things that you can not recap instantly, give a chance to your intuition to activate your creativity against difficult situations.
Laissez un peu de temps à votre subconscient pour résoudre les problèmes, ou de se rappeler des choses que vous ne pouvez pas instantanément récapituler, donner une chance à votre intuition pour activer votre
créativité face à des situations difficiles.
Kendi bilinçaltımıza bilerek çözemediğimiz problemleri çözmek, ya da hatırlayamadığımız şeyleri bulup getirmek için bir an zaman tanımak, yaratıcılığımızı harekete geçirmek için sezgilerimize şans tanımak…

Leave time for yourself...
Laisser du temps pour soi ...
Kendinize zaman tanıyınız…

Ali R+ SARAL

Genişletilmiş Türkçesi:
BOŞLUK BIRAKMAK
http://largesystems-atc.blogspot.com/2007_11_01_archive.html

Saturday, August 13, 2011

Lorsque les symboles ne fonctionnent pas - When Symbols Fail

Lorsque les symboles ne fonctionnent pas
When Symbols Fail

“quelque chose qui signifie ou suggère autre chose en raison de la relation, d'association,convention, ou une ressemblance accidentelle (Merriam-Webster) ".
"something that stands for or suggests something else by reason of relationship, association, convention, or accidental resemblance(merriam-webster)".

Un symbole est une abstraction d'une chose, un système, un concept, une idée ou une croyance.
A symbol is an abstraction of a thing, a system, a concept, an idea or a belief.

Icônes informatiques, des modèles mentaux, des métaphores, des analogies et des Symboles, Tous, simplifier le tâche de traiter la chose qu'ils abstrait.
Computer icons, mental models, metaphors, analogies and SYMBOLs all simplify the task of handling the thing they abstract.

Symbol est une petite figure, un tableau simple quand absolue. Quand elle est abstraite, il peut simplifier ou déléguer un comportement, un concept, une idee. Une tête de se tailler, qui symbolise la croyance d'une femme par exemple.
Symbol is a small figure, a simple picture when absolute. A simplifying or delegating behaviour, concept, idea when abstract. A head carve that symbolizes the belief of a woman for example.

Un symbole doit être très simple à percevoir et à être capable de déclencher l'abstrait ou complexe
chose qu'il signifie.
A symbol must be very simple to percieve and be able to trigger the abstract or complex thing it signifies.

Lorsque les symboles ne fonctionnent pas:
When symbols fail:

1. Lorsque le symbole n'indique pas la vraie chose qu'il signifie.
1. When the symbol fails to indicate the true thing it signifies.
Avion d'El Al fret perd son moteur, mais le capitaine pense d'autre parce que le symbole du moteur montre sur OK dans le terrible accident à Amsterdam dans le passé.
El Al cargo plane loses its motor but the captain thinks else because the motor symbol shows OK in the terrible accident at Amsterdam in the past.


2. Le symbole simplifie ou fait paraître les choses plus simples qu'elles ne le sont.
2. The symbol oversimplifies or makes things look more simple then they are.
Des règles simples qui peuvent aider à indiquer si vous appartenez à telle ou telle religion peut aider les gens à se conformer facilement mais la qualité moyenne des chutes. En conséquence de cette base des faits humains qui font les religions sont oubliés par certains.
Simple rules that may help to indicate whether you belong to this or that religion may help people to conform easily but the average quality falls and the basic human facts that make religions are forgotten by some.
Les systèmes devraient être difficiles à utiliser, assez difficile à accomplir des opérateurs qui sont matures et qui ont l'aptitude à penser en profondeur lorsque la flexibilité est nécessaire.
Systems should be difficult to use, difficult enough to bring forth the operators who are mature and who have the aptitude to think in depth when flexibility is needed.

3. Des symboles augmen la complexité de conception .
3. Symbols increase design complexity.
Chaque absraction fait dans la conception ajoute sur la mise en œuvre et de maintenance. Ce n'est pas une vertu à tout ce que veulent ceci ou cela vous imaginer à la phase exigences. Complexité accrue signifie une difficulté accrue par conséquent un risque accru. Il est à la peine.
Every absraction done in the design adds on the implementation and maintenance work. It is not a virtue to want this or that everything you imagine at the requirements phase. Increased complexity means increased difficulty hence increased risk. It has to be worth.

4. Symboles de réduire la flexibilité tant du point de facilité d'utilisation et la créativité du design.
4. Symbols reduce flexibility both from the point of useability and design creativity.
Introduction de l'incertitude au début d'un grand système offre amplement d'espace pour l'introduction ultérieure de nouveaux éléments ou la redéfinition d'entre eux, peut-il être une croyance religieuse système ou un moderne fly-by-wire avion.
Introduction of uncertainity at the beginning of a large system provides ample space for later introduction of new elements or redefinition of them, may it be a religious belief system or a modern fly-by-wire aircraft.

Cordialement
Kind regards.

Ali R+ SARAL